Şen şakrak toot modunu açtım yine. Bu gece böyleyim.
2022 nisan-mayıs aylarındaki gibi bir momentum yakalarsam şahane olur.
Fenerbahçe de bu gece her yönüyle rencide edici bir yenilgi aldı. Keyiflendim ama bir şeylerin üzerine düşünülmesi gerek.
Geçen cumadan beri günlük tutuyorum. Gün içinde başımdan geçenleri yazıyorum. Bunun için de ekteki görseldeki şirin defterlerden aldım. 2024 ve 2025'te de günü gününe yazmayı planlıyorum. Bundan sonra buraya daha az yazacağımı düşünebilirsiniz ama blog ayrı olarak devam edecek. Yakın bir zamanda bırakmayı düşünmüyorum.
Aslında günlük yazmanın manifest bir yanı da var. Olayları ve kişileri bir miktar da olmasını istediğiniz gibi yorumlayabiliyorsunuz. Tabii, bunların hepsi sabah metronun önüne atlamamak için.
Bu haftanın başında keşfettiğim bir şarkıyı galiba bin kez dinledim. Tınısı, sözleri ve duygusallığı çok hoşuma gitti: Danimarkalı şarkıcı Agnes Obel'den The Curse. Bu sitede link paylaşamadığım için ekran görüntüsü atacağım.
Şarkının beni en çok etkileyen kısmı ise şu;
It was swift, it was just, another wave of a miracle
But no one, nothing at all would go for the kill
If they called on every soul in the land, on the moon
Only then would they know a blessing in disguise
Kötünün kötüyü bulması normaldir. Hatta bu, mıknatısın demiri çekmesi gibi bir doğa kanunudur. İyi birinin iyi biriyle bir araya gelmesi ise bir mucizedir çünkü evrendeki milyonlarca, trilyonlarca olasılıktan biri gerçekleşir.
Bu günlerde tek bir şey istiyorum. Buna ulaşmanın zor olduğunu biliyorum. İstememin bir nedeni de bu zorluk zaten. Kolay olsa bir anlamı kalmazdı. Sadece sonunun benim için hayırlı olmasını diliyorum.
Günlerdir süren moral bozukluğu ve yaşama karşı bıkkınlıktan kurtulmak için bu sabah erkenden yola çıkıp serin havada dolaştım. Radyoda bunalım şarkılar çalınca uzun zamandır kullanmadığım Spotify hesabım düştü aklıma. Uygulamayı indirip yıllık üyelik aldım. Dinlerken ruh halim değişti, sanki 2017'ye ışınladım. Biraz kendime geldiğimi söyleyebilirim.
Rüstemoğlu Cemal'in Tuhaf Hikayesi adlı oyunu Harbiye Açıkhava Sahnesi'nde izledim.
Sahne, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı, Cemal Reşit Rey Konser Salonu ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin dibinde. Antik Yunanistan ve Roma'dan kalan tiyatrolara benziyor. Girişte çanta araması yapılıyor. Buranın en kötü yanı seyircilerin Beltur'dan patlamış mısır alıp oyun boyunca yiyebilmesi. Oyuna odaklanmamı bir miktar güçleştirdi bu.
Levent Üzümcü, tek kişilik dev bir kadro olmuş. Biraz yaşlı gördüm onu. Üzüldüm ama enerjisini tüm oyun boyunca koruyabildi. Seyirci ile etkileşimi ve doğaçlama sahneleri de muhteşemdi.
Oyun, meddah gibi kurgulanmış ama perde gerisindeki orkestra sayesinde müzikal havası da var. Vokaldeki Esen Koçer'in küçük rolleri de mevcut.
Girit'te başlayan hikaye Çanakkale'de sonlanıyor. Bu yönden anakronik geldi bana. Hikayeden fazla bahsedip tat kaçırmak istemiyorum. Hikayeyle paralel giden bir Aşil-Hektor anlatısı var. Cemal, kendini Aşil sanıp Hektor'unu ararken fark ediyor ki Hektor kendiymiş. Bu aydınlanma onun da sonu oluyor.
İnsanın öldüğünde değil umudunu kaybettiğinde öldüğünü söylüyor oyun. Burada ben umuttan ziyade bir coming of age gördüm ama oyun gayet keyifli. Oyunda emeği geçen başta yazar ve yönetmen Cengiz Toraman (maalesef Fetullahçıların kanalı Samanyolu TV'deki Beşinci Boyut dizisiyle hatırlıyor herkes onu) ve Levent Üzümcü'yü tebrik etmek gerekiyor.
🇸🇪 Mereyusblog
Romersk medborgare från Miklagård.
På Mastodon sedan 23.X.2021
Bara postar oviktiga tankar.
Allmän egendom (PD). Inga begränsningar.
Jag tjänar ingen inkomst av det jag lägger upp här.
🇬🇧 Mereyü's blog
Roman citizen from İstanbul.
On Mastodon since 23.X.2021.
Just posting unimportant things.
Everything I publish is Public Domain (PD).
I don't earn any income here.
🇹🇷 Mereyü'nün blogu
Civis romanus sum.
23.X.2021'den beri Mastodon'da.
Önemsiz şeyler üzerine.
Paylaştığım her şey kamu malıdır (PD).
Buradan herhangi bir gelir elde etmemekteyim.