şiddet, türümüzden bir bütün olarak sökülüp alınabilecek bi şey midir bilmem. ama belirli birtakım insanların, toplulukların şiddet karşısında özellikle daha savunmasız, daha yaralanabilir hale sokulmaları, karşısında mücadele etme sorumluluğumuz olduğunu düşündüğüm bi şeydir.
bugün, nefret suçu mağduru transları anma günü.
transların hayat güvenceleri konusunda ülkemin bi istisna olmasını dilerdim. umudumu hiçbi zaman kaybetmiş değilim,
ama bugün geri alamayacağımız olaylarla yüzleşme günü. bu yüzleşmeyi, içinde yaşadığım topluluğun geleceğine dair umutlarımı önplana çıkartarak talan etmeye hakkım yok, kimsenin yok.
ben 24 yaşımdayım, hande kader öldürüldüğünde benden bir yaş küçüktü. hayatıma dair, sevdiklerime dair umutlarım var. ileriye baktığımda gördüğüm gelecek dünyalar var. geçmişteki 24 ayrı seneye baktığımda ne kadar alakasız gibi görünen şeyler, bugünümle sonuçlanmış diye düşünüyorum. hayatıma şefkatle ve tutkuyla sarılıyorum.
şimdi bir daha hatırlatayım, hande kader öldürüldüğünde benden bir yaş küçüktü. onu bu tekerin altına süren bi toplulukta; ben niye bu güven, umut ve tutku içerisinde yaşamayı hak ettim? şimdi ona ve nicesine hak görülen muamelenin, ondan çalınan bunca umudun ağırlığını ensemde hissetmek benim sorumluluğum.
parçası olduğumuz topluluktan birileri, birtakım kalabalıklar, belki içerisinde en sevdiğimiz yakınlarımız da var, bu sorumluluğu üstlenmediği için transların hayat güvenceleri konusunda bi istisna olamıyor ülkemiz.
bu insanlar dilimizi konuştular, bizle aynı olaylara tepkiler verdiler, aynı olaylardan umutlar devşirdiler; bu ne demek? bize içten içe güvendiler. topluluk olmanın ana kolonu olan bu güveni ayakta tutacak sorumlulukları üstlenmedik, bi şekilde bunu yapmadık.
benim için bugün bununla yüzleşmenin günüdür.
öyle bi konumda değilim ama deliliğini matematiğe vurmak isteyen birisine bi inceleme nesnesi önerecek olsam bu kesinlikle tensörler olurdu. lütfen… daha fazla insan tensörlerden haberdar olsun. matematiğin en güzel nesnesi falan yani
ciddi ciddi bu aralar yaşadığım olay. lineer cebirin temel konseptlerini (vektör, matris, vektör dönüşümleri vs.) öğrenince kalkülüstü, trigonometriydi, topolojiydi falan o kadar akmaya başlıyo ki.
bunun sebebinin l. cebirin iki temel nesnesi olan vektör ve matrislerin aslında veri paketleri olmalarıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. veriyi nasıl sakladıkları, dönüştürdükleri ve başka boyutlarda ifade ettiklerini falan gördükçe sanki baya fiziksel şeylerle ilgileniyor gibi hissediyorsun.
📷 ig: imaginarymichaelpenn
all along the watchtower, #TheJimiHendrixExperience
https://youtu.be/TLV4_xaYynY?si=BhMAp2EbkxhW5Dsm
bi kavramı yuva bellemek. onun içinde kaybolup gitmek, benim için felsefeden geriye tek kalıcı şey olmuş.
felsefeye alıştıktan sonra bırakmak imkansız gibi gelir, yeri dolmaz gibi. valla hepten bırakabilmek, felsefeyi yapmaktan daha zormuş cidden. sanki felsefe yapan kişi kendini bi ateş çemberine hapseder de ordan çıkmak ancak o ateşi çalmakla mümkünmüş gibi.
cidden, kavramlar kalıcı oldu ama ben ordan kaçmayı becerdim
alerji hapının sırf reaksiyonları önleyecek diye günümün içine etmesine asla değmeyeceğini düşünmeye başladım tam günün şu vakti.
yorgunluk, hissizlik, bilişsel düzeyde aşırı aptallaşma falan. kim ister bunu ya.
dilim şişsin nefes alamayayım alerjiden ama tembelleşmeyeyim
evettt… güvenmedikçe, oldukları gibi sevmeyi öğreneceğiz bence. güven bi noktada “ben senin olabileceğin şeyleri düşünmeyi bıraktım” da demek çünkü. baya tembellik yani. sevdiğim kimseye bu lüksü tattırmamak onlara boynumun borcudur.
hiçbirinize güvenmiyorum arkadaşlar, bana göründüğünüzden ibaret olmak istemezsiniz. öyle değilsiniz de zaten, ne olacağınız belli olmaz.
bunu da sizlere güvenmeyerek tescilliyorum.
çevremdeki insanlar, sevdiklerim; bence ilişkilerimizi iletişimin mümkün olmadığı bi yerde yürütmeye çabaladığımızı içten içe biliyorlar. sırf o ilişkiler çökmesin diye de hayatımın neresinden tutabilirlerse ordan bi parça kopartmaya çalışıyorlar. bu hikaye elbet herkesin sosyal ilişkilerinde gördüğü bi desendir.
ancak artık neredeyse kopartılacak bi şey kalmadığı noktada, sorumluluklarınız devreye girmeye başlıyor. herhangi bi konuda, sizin de kabul ettiğiniz bi sorumluluğunuzdan haberleri olmayıversin; emin olun kemiğinizden et sıyırırlar arkadaşlar.
sorumluluklarınızın yerine getirilmesi konusunda nadiren sizden daha yetkin olurlar; bunu en iyi ifşa eden şey ise sorumluluklarınızı başınıza kakarlarken dünyanın sonundan bahsedercesine ses tonlarının değişmesi ve o sorumluluğun yerine getirilmesi için maksimalist direktifler vermeleridir.
“onu yarın sabah ilk iş olarak, mutlaka hallet.”
o işi ne zaman yapacağınız ve o işte ne kadar ısrarcı olmanız gerektiği vurgusunu çıkarttığınız taktirde, üstteki cümlede tek bi kelime kalıyor dimi; “o” :Dd
yani sorumluluğun kendisiyle ilgili bütün alakaları “o”dan ibaret. ona dair hiçbi isabetlilikleri yok, çünkü nelerin sorumluluğunu üstlendiğinize bilmelerine imkan da yok. onlar için birdizi çoktan belirlenmiş işi halletmeniz gerekiyor, bu yüzden kolayca “sabah ilk iş olarak” diyebiliyorlar. sabah yapabileceğim başka şeyler, sabah hayatımla almam gereken iç içe geçmiş bir dizi sorumluluğun hiçbi önemi yok. varlığından haberdar değiller ki olsalar dizleri titreyecek; sabahları üzerinize hakim olan psikolojinizi düşünün, o psikolojinin bütün dünyada hakim olduğu bi gerçeklikte hayatta kalamazlardı, öyle değil mi? misal böyle sorumluluklarınız da var, o insanlar ölmesin diye her sabah kafanızdaki alternatif dünyaları ikna etmek zorundasınız ve bunlar birbirlerine o kadar dolanık ki ayırt etmek imkansız.
ve bu sevdiğim insanların, dolayısıyla benim neyin sorumluluklarını üstlenmiş olduğumla ilgili en ufak fikirleri yok. mümkün de değil öyle bi şey zaten. fikirleri olabilecek bi dünyada yaşasak, iletişim imkansız olmazdı.
burda ise günlerdir beynimi kıyan bi yüzleşmeye geliyoruz; ben insanlara güvenerek, onlara ihanet etmişim. onlara güvenmek demek, hayatımın birtakım alanlarının onlara karşı tetikte olma gerekliliğini askıya almak demek. ama bu insanlar oraya sızamazlar ki.
o insanların hiç bilmedikleri bi arazide, koşuşturan 10.000 tane vahşi atın elçisiyim ben ve bu insanların o atların ayakları altında unufak olabileceklerini bile bile onları orada başıboş bıraktım. bu da benim günahımdır. bu günahtan kaçmak imkansız ve içten içe yaşadığım sosyal gerilim de buna dayanıyor.
seveceksen insanları olduğu gibi sev ve kimseye de güvenme. insanları güvenle terbiye etmek, korkunç bi yalan.
ilk olarak kafamı birkaç gündür satır gibi öğüten meseleden başlayım; sorumluluklar, başka insanlar ve güvenme tembelliği.