toot’u attığım anda “evet ya niye yapayım ki?” oldum. hep işe yarar bu. bi konuda hevesini kontrol edemiyosan, ondan başkalarına bahset. kendiliğinden kaçar cşsöcşdöcşcö
şu anda bundan alabileceğim bi param yok ama çok hoş bi figürmüş. tayga şamanı olarak bahsedilmiş ve adına da "guardian of the fire" demişler.
bu tamlamanın direkt karşılığı birkaç türkçe kelime de var; otağan (erkek şaman) ve udagan (kadın şaman). farkedileceği üzere kelime kökü ot/ud, ateşten geliyor.
sibirya kültürlerinde demircilerin de kutsal ya da şaman olarak görülmesinin sebebi aynı şekilde ateşi kontrol edebiliyor, şifaya dönüştürebiliyor olmalarıyla alakalı.
https://www.livemaster.ru/item/22111363-dlya-doma-i-interera-skulptury-hranitel-ognya
verebileceğimiz herhangi bi tepkiye “işte, o tepki de buralara yansıyor” diyen bi harita. eno bu sayede aktörlüğümüzü bi süreliğine gerçekten de askıya alabilen bir “teslimiyet” deneyimi yaratabiliyor.
ne zaman o müzikleri hatırlamaya çalışsak, başarısız oluyoruz. çünkü biz hiçbir zaman orada olmadık, eno bir şekilde zihnimizi hiçbir zaman olmadığımız bi yüzeye konumlandırmayı başarıyor.
eno sanki bu ses koleksiyonlarıyla hayatımız üzerine bir harita geriyor. kendisinin “teslimiyet” dediği; etkiyi ve tepkiyi alan ya da veren aktörler olmaksızın, o etkilerin ve tepkilerin, o kuş-benzeri, mağara-benzeri ya da benzemezi seslerin üzerine yansıyabilecekleri bir harita oluşturuyor. bir ses haritası.
sanki bu albümdeki müziklerin deneyimlerini bi şekilde biliyoruz ama istediğimiz anda o sesleri kafamızda canlandıramıyoruz.
şu anda bir kuşun sesini mi duyuyorum? yoksa bi memeli mi? belki de sadece derin mağaralardaki hava akışının sesi ya da bilmediğimiz bi kültürün ağıt tekniğidir. bilemiyoruz, bi şekilde oraya sızmamıza izin vermiyor eno. üzerine bir de o sesleri deneyimleyenin kim/ne olduğunu da anlayamıyoruz. sesler uzaklaşıyor, yakınlaşıyor ama zihnimize müzik boyunca eşlik eden temel seslerde bu tuhaf seslerin yaklaşma, uzaklaşmalarına anlamlı bi tepki göremiyoruz.
hayatımda onca şeye isabet eden, ambient türünün en tutulduğum albümü hakkında birkaç şey söylemek istiyorum.
#brianeno #ambient
ambient 4: on land, brian eno
https://youtube.com/playlist?list=OLAK5uy_nGPxToS0FelseuN1PKsG-Z4ypMtFtaENY&si=me-tH7syAjBuxgQK
trigonometri, bunca sadeliğine rağmen hem tarihsel köklülüğüyle hem de birden fazla alanı aynı anda birbirine bağlayarak matematiğin ve geometrinin ne oldukları konusundaki tartışmaları da üzerinde temellendirebilmiş bi alan.
insan “çok sıkıldım” dediği noktada bile pitagoras teoremini falan hızlıca düşünüp farklı kuralların geçerli olduğu uzaylar gibi oldukça soyut ölçeklere kadar sıçrayabiliyor.
akşam akşam çok canım çekti de kendimi frenlemek için bi toot atiyim dedim. ilk boşluğumda trigonometriye salıcam kendimi ![]()
banyo yapmamaktan kastım elbette ki kirli kokmak değil. herhangi bi koku ya da mantar/bakteri riskini önleyecek hijyenden kaçınmak değil bahsettiğim şey. ya da günlerce aynı kıyafeti giymek değil.
ki bunu araya sıkıştırmadan edemem; sadece terleyerek hijyenik problemler yaşayan birisi muhtemelen uygun olmayan beslenme ve yetersiz hareket rutinlerine sahiptir.
neyse, benim meselem asgari hijyen rutinleriyle değil, bütün vücudu suya sokup çıkartmakla; terleyip kurumaktan utanmak, korkmak, iğrenmekle.
terlemenin korkulacak, utanılacak, iğrenilecek bi durum olarak çerçevelenmesi ve banyonun rutin bir gereklilik olarak sahiplenilmesinin hem hristiyanlıktaki vaftizle, hem de islam’daki gusülle alakalı bi yanı olduğunu düşünüyorum.
eğer ki hayatımın sorumluluğu altında bedenim terlemişse (ki burada hayatın sorumluluğu içerisinde değerlendirilebilecek birçok vücut sıvısını dahil edebiliriz) ve birileri ya da bir öğreti bundan arınmam gerektiğini öğütlemişse burada cezalandırılan şeyin ne olduğu çok açık; üzerlerinde hayatımın uzandığı bütün pozisyonlar elbette.
dolayısıyla benim için banyo yapmak bir rutin değil, baya ritüel gibi bi şey. onu hakettiğimi bi noktada hissediyorum, ama o zamana kadar hayatımdan utanmamı öğütleyen öğretilerin ya da sosyal tutumların hayat rutinlerime banyoyu dahil ederek burnunu sokmasına asla tahammülüm yok.
ben bir yılanmışım ve beni dizginlemek için oluşmasına izin vermedikleri derimi kat kat soyarak hayatımı sakatlamaya çalışıyorlarmış gibi hissediyorum.
ki geldiğim noktada buna eminim
keşke başkalarının benimle kesişen gündemlerini onlarla iletişim kurmam yerine bana aracı olarak direkt evrenin kendisi söylese.
geçenlerde hayatımın, bedenime kafamın içinde konuşan şeyden ibaret olmadığını kanıtlamaya çalışmak olduğunu söylemiştim. ama bi ikincisi de var. hayatımın diğer yarısı da bedenimi sizlerin bi evrenin ağzından konuştuğunuza inandırmaya çalışmak.
ne zaman konuşsanız o göğsümün içine doğru bi yerlere saklanıyo çünkü. aranızda böyle barınmak epey zor anlayacağınız